mobesetv.blogspot.com.tr

mobesetv.blogspot.com.tr
Tüm dünyadan canlı webcam, mobese, 360° sanal gezinti,panoramik video ve görüntüleri

KIZILAY KAN BAĞIŞI

KIZILAY KAN BAĞIŞI
KAN ACİL DEĞİL, SÜREKLİ İHTİYAÇTIR !

Thursday, July 21, 2011

MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ

     MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ

Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rûmi (1207-1273)
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.
Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.
1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.
Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.
Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.
Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
ESERLERİ
66 yaşında vefat eden Hz.Mevlana, arkasında yetiştirdiği öğrenci ve müritlerinin yanısıra pek çok eser de bırakmıştır...  
MESNEVİ
Mesnevi klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım türüne Mesnevi adı verilmiştir. Uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla anlatılmak istendiğinde, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi türü tercih edilirdi.
Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir türü ise de, "Mesnevi" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevi'si" gelmektedir.
Mevlâna Mesnevi'yi Hüsameddin Çelebi'nin isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre, Mevlâna, Mesnevi beyitlerini Meram'da gezerken, oturuken, yürürken, hatta semâ ederken söylermiş. Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
Mesnevi'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasına göre beyit sayısı 25618 dir.
Mesnevi'nin Vezni:
Fâ i lâ tün - fâ i lâ tün - fâ i lün 'dür.
Mevlâna 6 ciltlik Mesnevi'sinde tasavvufi fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.
DİVAN-I KEBİR
Divân şairlerinin şiirlerini topladıkları deftere denir. "Divân-ı Kebir "Büyük Defter" veya "Büyük Divân" manasına gelir.
Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divân-ı Kebir'in dili Farsça olmakla beraber, içinde Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer verilmiştir.
Divân-ı Kebir 21 küçük divân (Bahir) ile rubâî divânının bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Divân-ı Kebir'in beyit sayısı 40.000'i aşmaktadır.
Mevlâna Divân-ı Kebir'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divâna Divân-ı Şems de denmektedir. Divânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.
        MEKTUBAT
Mevlâna'nın başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur.
Mevlâna bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, ben deniz"gibi kelimelere hiç yer vermemiştir.
Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa, onu kullanmıştır.
FİH-İ MA FİH
Fîhi Mâ Fih "Ne varsa içindedir" manasına gelmektedir. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yatığı sohbetleri içermektedir. Bunların oğlu Sultan Veled tarafından bir kitapta toplandığı sanılmaktadır. Eser 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da değinilmiştir. Bu nedenle bu eser tarihi açıdan da büyük bir önem taşımaktadır.
Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret mürşid ve mürid, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir. 
MECLİS-İ SEBA
Mecâlis-i Seb'a adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisinin, yedi vaazının toplanmasından meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra, Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği hadisleri şu konulara ayırmıştır:
1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı
2. Suçtan kurtuluş, akıl yolu ile gafletten uyanış
3. İnanç'daki kudret
4. Tövbe edip doğru yolu bulanların Allah'ın sevgili kulu olacakları
5. Bilginin değeri
6. Gaflete dalış
7. Aklın önemi
Bu yedi mecliste, asıl şerh edilen hadiselerle beraber 41 hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her hadis içtimaidir. Mevlâna, yedi meclisinde her bölüme "hamd-ü sena" ve "münacat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufi görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.
Mevlâna’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur’an okumak ve Aynü’l-Cem’ yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda “Leyletü’l-Arûs” da denilir. Şeb, Farsça, ‘Leyle’, Arapça, ‘Gece’ demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manaya delalet etmektedir.

ŞEB-İ ARUZ
Mevlâna Celaleddin ölüm gününü “Hakk’a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır. (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlâna, (Konya İl Yıllığı) Konya 1973, 30)
Bilindiği gibi Mevlâna (hicri 672/miladi 17 Aralık 1273’de) Pazar günü  akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu alemden can ve beka alemine göç etmiştir. Mevlâna ölümünü ‘gerdek gecesi’ “Şeb-i Ârus” sevgiliye kavuşma günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakarlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür aleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlâna, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir, bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” der.  
Yine Rabbine, “Ölmek, şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra, seninle olunca da tatlı, candan da tatlıdır, ölüm.” şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır. (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlâna Celaleddin, 180-181)
Gerçekte iki türlü ölüm vardır. Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan “manevi ölüm”. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Ölmeden evvel ölünüz” emrince “Hak’ta yok olmak” anlamındadır. Bu ölüme, “ilk vuslat” adını da verebiliriz. İkinci ölüm ise, “fiziki ölüm”dür.
Bu güne kadar, Şeb-i Arus olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, ‘can ummanı’na erdiği an. Ki bu an “vuslat gecesi” olarak isimlendiriliyor. (Feyzi Halıcı, Mevlâna Sevgisi, 20)
Mevlâna’da Vuslat Anlayışı
Mevlâna, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan.”der. Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür.
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndü-rüleceksiniz.” (K. Kerim el-Ankebut, 29/57)
Ayette  geçen ‘dönmek’ kelimesi, Allah’a kavuşula-cağını, ‘vuslatı’ açık bir ifadeyle ‘müjdelemekte’dir. Bu müj-deyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlâna, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder. [1]
Mevlâna’da Ölüm Anlayışı
Mevlâna’nın ölüm anlayışına gelince : “Bir devir siste-mi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a vuslatın yolu ölümden geçmektedir.” tarifiyle zemin kazanır ve Mevlâna’da ölüm, “Mutlak ve ölümsüz varlığa veya diğer ifadeyle ‘asl’a bir rücû hareketi ile’ zirveye ulaşır.
*Eseri hazırlayanın Şamil Yayınevi tarafından yayımlanan İslam Ansiklopedisi’ndeki “Şeb-i Arus” maddesinden alınmıştır. (Bkz. 6/14-15)
         Mevlâna, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilahi bir cevher olması hasebiyle “Allah’a dönüş” olarak telakki eder.
Bir başka ifadeyle ölüm, ‘cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçmasıdır.’
Mevlâna, bu hususu şöyle ifade eder:
“Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (bizi) Yoktan var ettikleri için.” (Mevlâna, Rubaiyyat, 672/114)
“Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşsın: çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır.” (Mevlâna, Mesnevi, 3,4607)
“Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş. (Mevlâna, Mesnevi, 3/4613)
Gerçekte hayat Allahu Teala’dan bir ayrılış travmasıdır; o halde O’na kavuşmak hem derin bir saadet, hem ölümsüzlüktür. Tevhid’in sırrına erişmek ve sağlam bir imana sahip olmaktır. (3. Milli Mevlâna Kongresi, (Tebliğler) 12-14 Aralık 1988/90)
Mevlâna bu görüşlerini şu mısralarda dile getirir:
“Tevbesiz ömür, tümden can çekişmektedir; gelip çatan, adamı yaşayan ölü yapan ölümse, Allah’tan habersiz olmaktır. Ömür de Allah’la hoştur, ölüm de: Allah’a kavuş-madıktan sonra âb-ı hayat bile ateştir. (Mesnevi, 5/770-771)
“Ölümde adaletli ve dindar kimseler için hayat vardır.
Ölümden,temiz ruhlara huzur ve sükûn gelir.
O ölüm, bir kavuşma; bilemedin, cefa ve kin değil.
Ölmeyen ölecektir, onun derdi budur.” (Mevlâna, Rubaiyyat, 311)
“Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tabuta bineyim. Fermanımın yazısı ölümsüzlüktür.” (A. Firuzanfer, Mevlâna Celaleddin, 155)
Vuslat ve ölümsüzlük meselesi, ruhun manevi tekamü-lüyle doğru orantılıdır. Bunun ilkesi aşktır. Bu ilkeyi kendinde gerçekleştirenler, gerçek ve ölümsüz varlığa aşık olan kişilerdir. Ölüm onlar için bir vuslattır. Kavuşmadır, seven ve sevilenin kavuşmasıdır. Gerçek saadet bu kavuşmada elde edilir. Ayrılığın sonu, Tevhid’in sırrı ve ebedi oluşun özü buradadır. Bu manada ölmek, ebediyyen yaşamaktır.
Son olarak, ömür, ölüm, vuslat, ebediyetle ilgili beyitlerinden bazılarını naklediyoruz.
“Ömür bittiyse, Allah bir başka ömür verdi, geçici ömür kalmadıysa işte şuracıkta ‘ölümsüz ömür.’
Aşk bengisudur, dal şu suya, bu denizin her katresinde ayrı bir yaşayış var.”
“Ölümden önce ölün” emrine uyalım da Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi şu çıfıt nefisle savaşa girişelim...”
“Canı O aldıktan sonra ölüm şeker gibidir. onunla olduktan sonra ölmek candan tatlıdır, bize.”
Ölüm bu  yandadır, halbuki o yanda doğmaktır, ölüm; hayır, orada hiç kimse ölmez, ölüm buradadır, ancak.” (Feyzi Halıcı, Mevlâna Sevgisi, 21)
“Öldüğüm gün tabutumu götürürken, bu dünya derdinden bir şey var sanma. Benim için ağlama, yazık ‘vah vah!’ deme, ‘eyvah’ demenin sırası şeytanın tuzağına düştüğün andır. Cenazemi toprağa gömdüğün zaman ‘ayrılık, ayrılık’ deme. İşte o zamandır, benim kavuşma ve buluşma zamanım. (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlâna Celaleddin, 181)
Büyük mütefekkir Mevlâna Celaleddin bu ulvi düşün-celerle Rabbisine kavuştu.  Allah Rahmet Eylesin. Kıyamet Günü Rasulünün sancağı altında buluşmayı, şefaatlerinden nasipdar olmayı lütfeylesin.  (Amin.)

YOUTUBE VIDEO LIST

italya seyahat / tatil müzik esnaf youtube

MOBESE TV

Google+ Followers

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

MOBESE TV